“Bütün dünya bir sahnedir. Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu. Girerler ve çıkarlar. Bir kişi birçok rolü birden oynar…”
Ünlü İngiliz Şair William Shakespeare’in, ‘Nasıl Hoşunuza Giderse’ adlı eserinde dile getirdiği gibi her birimiz yaşamda farklı rolleri üstlenmiş durumdayızdır. Toplumsal olarak kabul edilmiş, geniş kapsamlı bir davranış modeli olan rol, bireyi toplum içinde tanımlamaya ve konumlamaya yarar. Bireyler genellikle birbiriyle uyumlu ya da uyumsuz birden fazla rol üstlenir. Toplum bizden gerek iş gerek özel hayatımızda üstlendiğimiz bu rollere uygun bir şekilde davranışlar sergilememizi bekler. Aile içerisinde ‘anne’, ‘baba’, ‘eş’, ‘kardeş’ rolü; iş hayatında ‘yönetici’, ‘çalışan’ rolü; sosyal hayatta da ‘arkadaş’, ‘dernek üyesi’ rolü vb.
Bu rollerin her biri farklı davranışlar gerektirir. Her birimiz okuduğumuz kitaplardan, izlediğimiz filmlerden, deneyimlerimizden, içinde bulunduğumuz çevreden etkilenerek nasıl davranmamız gerektiğine dair bir rol algısı geliştirir ve ona göre davranırız. Toplumda üstlendiğimiz bu sosyal roller bir ölçüde kimliğimizi şekillendirir. Rol kavramı, neden olduğu davranışlar ve kişiliğimize olan etkisi bakımından yaşamımızda oldukça önemli bir yer tutar.
Bu kavram üzerine yapılan çok sayıda çalışma içerisinde özellikle Stanford Üniversitesi’nden Psikolog Philip Zimbardo tarafından gerçekleştirilen ‘Hapishane Deneyi’ son derece ünlü ve ilgi çekicidir. Amerikan donanması tarafından finanse edilen çalışmada amaç hapishanelerindeki gardiyanlar ve mahkûmlar arasında süregelen çatışma ve anlaşmazlık durumunun nedenlerini ortaya koymaktır. Bu anlamda hâkim görüş, hapishane koşullarındaki bu şiddet eğiliminin gardiyanların ve mahkûmların doğasına bağlı olduğuydu. Buna göre gardiyanlar, işlerine gelirken işlerine özgü, özel bir ‘gardiyan zihniyeti’ ile gelmekteydiler ve buna bağlı olarak zaten gerçekte de oldukları gibi sadist ve zalim bir tutum sergilemekteydiler.
Diğer taraftan mahkûmlar kanuna ve mevcut düzene karşı gelen kişiler olarak sahip oldukları saldırganlığı ve kontrolsüzlüklerini hapishaneye getirmekteydiler. Zimbardo, hapishane şartlarının mahkûm ya da gardiyanların kişiliklerine bağlı olmaktan ziyade, toplumun mahkûm ve gardiyanlara yüklediği sosyal rollerden etkilenen durumsal bir özellik sonucu oluştuğunu öne sürer. Bu görüşünü desteklemek için bir deney tasarlar. Bu deneyde amaç mahkûm ya da gardiyan pozisyonuna (rolüne) getirilmenin kişiler üzerindeki etkilerini ortaya koymaktır. Deneye katılımcılar bulmak üzere “Hapishane hayatı ile ilgili yürütülmekte olan bir psikolojik çalışma için günlüğü 15 dolardan erkek gönüllüler aranmaktadır” şeklinde bir gazete ilanı verilir. İlana başvuran kişilerden yapılan mülâkatlarda fiziksel ve ruhsal sağlığı yerinde olan ve birbirini daha önceden tanımayan 24 üniversite öğrencisi seçilerek bu kişilere rasgele gardiyan ve mahkûm rolleri dağıtılır. Kişilerden, aynı zamanda deneyin de başlayacağı gün olan bir tarihte evlerinde hazır beklemeleri istenir. Mahkûm denekler söylenen tarihte beklemedikleri bir anda gerçek polislerle işbirliği içerisinde, bir silahlı soygunun ya da hırsızlık vakasının şüphelileri olarak kelepçelenerek tutuklanır, polis arabasında karakola götürülerek parmak izleri alınır ve resimleri çekilir.
Daha sonra gözleri bağlı bir şekilde Stanford Üniversitesi Psikoloji Binası’nın bodrum katında oluşturulan sahte hapishaneye götürülür. Her iki gruptaki deneklere, grup aidiyet duygusunu artırmak ve bireyselliği azaltmak için rollerine uygun kıyafetler verilir. Mahkûmlar ve gardiyanlar çok çabuk bir şekilde rollerine adapte olurlar. Deney süresince mahkûm rolünü üstlenenler üçer kişilik hücrelerde 24 saat kalır. Gardiyan rolünü üstlenenler 8’er saatlik üç vardiya olarak çalışır. Deney kısa bir süre sonra öngörülen sınırların dışına çıkıp tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir hal alır. Birçok mahkûm duygusal olarak travma geçirirken, gardiyan rolünü üstlenen deneklerin üçte biri ‘gerçek’ sadist eğilim gösterir.
Deney 14 gün planlanmasına rağmen 6’ncı günün sonunda sonlandırılır. Mahkûmların beşi aşırı duygusal depresyon nedeniyle daha erken çıkarılmak zorunda kalınır. Deney, konusu ve ortaya koyduğu sonuçlar bakımından o kadar ses getirmiştir ki ‘Deney’ adıyla ilk olarak 2001 yılında, daha sonra 2010 yılında beyazperdeye de uyarlanmıştır.
Özetle, bu deney, rollerin insanların davranışları üzerinde ne denli güçlü bir etkisi olabileceğini ve insanların yeni rollere ne kadar çabuk alışabileceklerini göstermesi bakımından önemlidir. Her bir role rasgele atanan ‘normal’ öğrenciler, rollerinin gerektirdiği davranışları oldukça kısa bir sürede benimsemiş ve bu rollerin gereğini inanarak yerine getirmişlerdir.
Esasen denekler, ister mahkûm ister gardiyan olsun, kendilerinden beklenildiğini düşündükleri rolü oynuyorlardı. Çoğu zaman en büyük sorun, önemli roller üstlenen insanların, bu rollerin gereğini yerine getirecek bilgi ve birikimden, hatta kişilikten yoksun olmasıdır. Bazen o rollere kendimizi o kadar kaptırırız ki sonsuza dek o rolde kalacakmışız gibi gelir bize. Önemli olan üstlendiğimiz rolün, perdenin kapanmasıyla sona erdiğinde insanların gönlünde yer elde edebilmektir aslında.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder